KALBİMİZİN KANATLARI

Esra Şahin

Nihayetinde “Gövdemizde kanatlarımız yok ama biz insanların kanadı da şairin: ‘Şu küçücük kalpte nice hakkın yüklü’ dediği gönlümüz olmalı” diyebildik.

Bırakalım uçmak kuşlara münhasır olsun, biz kanat çırpışlarını seyredelim. Kuşların evi olan gökyüzünü bir ağacın altında gölgelenirken fark edelim. Her istediği yere gidebilmenin, uçabilmenin özgürlüğünü tahayyül edelim. Uçmayı dilediğimiz yerler gelsin aklımıza. Şehirlerin çiçeği Kudüs’ü, Efendimizin “Eğer elimde olsa seni asla bırakmazdım.” dediği Mekke’yi, gül kokan Medine’yi düşleyelim. Oraların semalarında havalanan kuşların nasipliliği üzerine konuşalım.

Her ev farklı. Her yaşam alanı apayrı. Denizler en çok balıklar için yaratılmış, ormanlar en fazla hayvanlar için halk edilmiş belki de. Sonra gökyüzü de kuşlara ayrılmış ama her kuş hayata aynı başlamamış. Hepimiz farklı farklı evlerde dünyaya gözlerimizi açmışken ve doğduğumuz evleri, anne ve babalarımızı biz seçmemişken, kuşlar da tıpkı bizler gibi hangi yerin göğünde kanat çırpmaya başlayacaklarında müreccih olmamışlar. Hangi yerin göğünde havalanacakları da kuşların nasibi.
İlkin içimizden bu teşbihe bir itiraz yükselir ve biz deriz ki: “Kuşlar ki nerede uçmaya başladıklarını, canlılıklarının hangi şehirde ibda ettiğini seçemezler ama onlar istedikleri yere uçabilirler, kuşların gövdelerinde kanatları var. Hiç kuşlarla insanlar bir olur mu?” sorusu yankılanır, durur zihnimizde. Gitmek istediğimiz halde gidemediğimiz bir sürü toprak parçası gelir yâdımıza. Hasretini çektiğimiz bir dolu şehir, muhtelif yerlerde bizi bekleyen bir sürü insan. Başını okşamaya hasret kaldığımız çikolata renginde çocuklar, onların tebessümleriyle ortaya çıkan bembeyaz dişleri, küçük şeylerden mutlu olmayı bilen kalpleri, şükretmeyi ve teşekkür etmeyi bize öğreten bakışları, içimizi ısıtan gülüşleri…

Sonra kokusunu içimize çekmek istediğimiz memleketimizin bahçeleri. Dallarda zerdaliler, çalıların arasında böğürtlenler, ahududular… Burnumuza bayram ettiren ıhlamur kokuları. Yolumuzu gözleyen teyzeler, amcalar, daha önce hiç tanımadığımız anneannelerin, babaannelerin kucak dolu sevgileri ve gönülden duaları. Sarı kızım diye sevilen inekler, bir bebeği büyütür gibi sevgiyle büyütülen ahşap pencere önlerindeki çiçekler…

İnsan bunca hasretliğe nasıl güç yetirir? Şaşırıp kaldık.

Nihayetinde “Gövdemizde kanatlarımız yok ama biz insanların kanadı da şairin: ‘Şu küçücük kalpte nice hakkın yüklü’ dediği gönlümüz olmalı” diyebildik.

Bedenlerimiz değil ama kalplerimiz biz nereye istersek oraya uçabilir. Ne ile meşgul olursak meşgul olduğumuz şeyi kendisine mesken edebilir. Kalplerimiz neyi konuşursak ona dönüşebilir. Ve nerede olmanın iştiyakı içerisindeysek orada olabilir. Şimdilerde eskilerin Allah gönül ayrılığı vermesin, duasını daha iyi anlıyoruz.

Gerçekte insanı hakikate götüren yolculukları insanın bedeni değil kalbi gerçekleştirir. Kalbimiz gittiğimiz yerde değilse yolculuk beden yükümüzü taşımaktan başka ne olur ki?

Esas seyahat o ki kalbimizle yapılan ve yol boyu bize Hakk’ı hatırlatan. İnsan isterse kuşlardan da uzak yerlere gidebilir azizim yeter ki kalbinin kanatlarını incitmesin, uçabildiğini unutmasın.

Bir Cevap Yazın

Your email address will not be published.